İlk Roman Örneği Hangisi? Don Quijote mi?

Blogun ilk yazısı Don Quijote hakkında olsun istedim. Malumunuz, “İlk Roman Örneği” olup olmadığı yüzlerce yıldır edebiyatçılar arasında tartışma konusu. Öte yandan, bu önemli eseri sadece edebiyat alanına hapsetmeye imkân yok, çoktan popüler kültürün bir parçası oldu bile. Çok uzağa gitmeye gerek yok, Netflix’te kısa süre önce yayımlanmaya başlayan ‘The Platform’ filminin merkezinde bile Cervantes’in bu muhteşem yapıtı var.

Ancak bloğun ilk yazısı olarak bu eserin aklıma gelmesinin ayrı bir hikâyesi var. Hikâye dediğime bakmayın, lafın gelişi işte. Instagram hesabından beni takip edenler az çok bilir, farklı alanlarda paylaşım yapmayı seviyorum. Daha doğru bir ifadeyle, farklı alanlarda bir şeyler öğrenmek hoşuma gidiyor. Öğrendiklerimi aktarmak ise ayrı bir keyif. Neyse, çok uzatmayayım. Blog fikri ortaya çıkınca ilk yazının hangi alanla ilgili olacağına bir türlü karar veremedim. Uzun bir düşünme sürecinden sonra işin içinden şöyle çıktım. Madem Instagram’da beni paylaşım yapmaya teşvik eden ilk etken kitaplardı, blog olayı da bir kitap ile başlayabilirdi.

En azından alanı belirlemiştim ama kitap tercihi de ayrı bir dert oldu. O noktada da imdadıma Cervantes yetişti. Ne de olsa uzun bir süredir Don Quijote ilk roman mı yoksa değil mi tartışması yapılmıyor mu? Madem bir ilk olma iddiası taşıyan bir kitap var ortada, o zaman benim ilk yazım da onun hakkında olsun istedim. Çok mantıklı bir bağlantı olmadığının farkındayım ama en azından beni ne yazsam derdinden kurtarmış oldu bu tuhaf çağırışım.

Yani Don Quijote ilk roman mı diyorsun?

Şimdi bu soruya cevap vermek benim haddime değil. Edebiyatçılar da bu konuda zaten kesin bir karara varmış gözükmüyorlar. Hemen sevdiğim iki isimden örnek vereyim. Bir tarafta yıllarca üniversitelerde Don Quijote dersi vermiş, bu kitabı çok seven Jale Parla; diğer tarafta ise Don Quijote’u acımasızca eleştiren ünlü romancı Nabokov. Şaşırtıcı bir durum değil aslında bu. Yazıldığı günden bu yana tartışmalara sebep olan Cervantes’in bu ünlü eserinin seveni olduğu kadar sevmeyeni de fazlasıyla var.

Peki, sence Don Quijote İlk Roman Örneği mi?

Açık konuşmam gerekirse, Cervantes’in mizahı bana çok hitap etmiyor. Özellikle 2. cildi okurken epey sıkılmıştım. İlk romancılar arasında gösterilen Henry Fieldings’in Joseph Andrews diye harika bir romanı var. Bana kalırsa Cervantes’in rakibi olarak gösterilen Fielding’in bu romandaki mizahı çok daha iyi. Elbette olayı mizah anlayışına indirmemek lazım, Don Quijote’nin öne çıkan özelliklerinden biri olduğu için örnek vermek istedim sadece.  Bu noktada hemen belirtmem gerekiyor, Don Quijote’yi okurken sıkılmam eserin değersiz olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor.  Tam tersine, kesinlikle okunması gereken çok önemli bir eser olduğunu düşünüyorum.

Biraz çelişkili geldi söylediklerin. Peki, neden bu kadar önemli Don Quijote?

Tamam, o zaman “Anlatıcı Konusu” ile başlayalım.  Don Quijote’nin sadece bir anlatıcısı yok, anlatıcı devamlı değişiyor ve güvenilmez bir ortam sunuyor okuyucuya. Böyle kaygan bir zeminde elbette okuyucunun hazıra konma lüksü yok, sorumluluk alıp kendisini esere vermesi lazım. Yani bildiğiniz postmodern bir eserden bahsediyoruz. İlk roman mı yoksa değil mi tartışmalarına konu olan bir eserde postmodern unsurlar bulmak Don Quijote’yi fazlasıyla özel kılıyor.

Bir de “Gerçeklik Konusu” var. Kitap boyunca gerçeklik algısı karakterlerin perspektifine göre değişiyor, tek bir gerçeklikten bahsetmeye imkân yok. Don Quijote’un konakladıkları hanı bir şato olarak algılaması gibi. Bu konu Aristo’ya ve Mimemis kavramanı kadar gider ama oralarda ben yok oluyorum maalesef, konuyu felsefecilere bırakayım. Ayrıca bir de bireysellik, özgür irade, özgür seçim konusu var.  Dikkat ederseniz şövalyemiz önce kendine Don Quijote adını veriyor, sonra çelimsiz atına Rocinante diyerek onu ulvileştiriyor ve tabii ki kendine bir de sevgili yaratıyor. Bütün bu durum yeni yeni ortaya çıkan Rönesans’ın “kendini biçimlendirme” yaklaşımıyla ilgili. Bireysellik çağının habercisi diyebiliriz.

Eserin “Geçiş Dönemi” ne denk gelmesi de ele almak lazım. Madem Rönesans dedik, biraz da bu konuya bakalım. Geçenlerde katıldığım bir seminerde Ferit Burak Aydar bu geçiş dönemini muhteşem bir şekilde açıkladı. Saatlerce anlattığı konuyu buraya sığdırmama imkân yok elbette. Ancak okurken Don Quijote’nin “feodal sistemi”, silahşoru Sanço Panza’nın ise o dönem palazlanmakta olan “kapitalist sistemi” çağrıştırdığını gözlemleyebilirsiniz.

“Üçgen Arzu Kuramı”na da kısaca değineyim. Bu konuda Rene Girard’ın harika bir çalışması var. Aslında çalışması sadece Don Quijote üzerine değil, önemli romanların birbirleriyle bağlantısını inceliyor (Edebiyat tutkunları ne yapıp edip okusun bu kitabı).  Örneğin, nasıl Don Quijote okuduğu “şövalye romanslarının” gazına gelip maceradan maceraya atılıyorsa, aynı şekilde Flaubert’in Emma Bovary karakteri de okuduğu “kötü edebiyat” kitaplarının etkisi altında kalıp hayatını değiştirmek için harekete geçiyor. Zavallı Charles Bovary geldi aklıma.

Don Quijote hakkında anlatacağın başka bir şey var mı?

Don Quijote konusu bitmez. Belki ilerleyen zamanlarda daha detaylı yazarım bu kitap hakkında. Toparlamam gerekirse, açıkçası okurken zorlandığım bir eser oldu. İki ciltlik bir eserden bahsediyoruz sonuçta, neredeyse 1000 sayfa. Ancak getirisinin büyük olduğu kanısındayım. Onlarca romanı etkileyen bir eserden bahsediyoruz. En basit örneği, yukarıda bahsettiğim Henry Fielding’in Joseph Andrews romanı. Onu okurken Don Quijote’un izini sürmek büyük bir keyif. Romanda onlarca gönderme var Don Quijote’ye. Aynı şekilde Flaubert’i ya da Italo Calvino’yu da okurken benzer bir keyif alıyorum. S Okuyup kitaplığınızın başköşesinde bulundurun derim. Keyifli okumalar.

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.